Archive for the ‘edebiyat’ Category

düşlerimdeki sen

Perşembe, Ocak 22nd, 2009

Özlenen özlemlerle doluyum ben ve o kadar çok güzel şey var ki özlenecek…
Özlenen en güzel şey mi, gözlerindeki pırıltı ve sadece meleklere has o gülüşün işte.
Ne olabilir ki başka?
Sana duyulan hasret mi yoksa başka şey mi, kestiremiyorum bunu. Güldüğünde sanki sadece bana gülümsüyor gibiydin, en azından ben öyle hissediyordum.
Teşekkür ediyorum sana, bana o duyguyu hissettirdiğin için…

Mavi düşler kurardım sen gülümsediğinde.
Zaman öyle enteresan bir şekilde akıp geçerdi ki, mavi dalgalar halinde ağır çekimde bir sahne gibiydin. Hiç bitmesini istemediğim bir sahne gibi.
Gülümsediğinde sıkılmadan, usanmadan yorulmadan izlemek isterdim seni, perdede durdurulmuş bir filmin bir karesi gibi.
Gülümseyişinin büyüsü öyle yansımış ki gözlerine, gözlerin içindeki parıltıda kaybolmak isterdim.
O kadar ışıltılı ki bakışların kaybediyorum zaten kendimi…

Sabah gözlerimi açtığımda düşündüğüm ilk şey ve gece uyumadan önce düşündüğüm son şeysin sen. Gözlerindeki parıltı ve gülüşünle hep benimlesin.
Öyle alıştım ki sana kime baksam onda görüyorum seni. Deliriyorum galiba.
Ama olsun, benimlesin ya, beni yalnız bırakmıyorsun ya…
O kadar uzakta olduğun halde benimlesin. Gözlerini düşündüğümde gözlerimin içine baktığını görebiliyorum, hissedebiliyorum seni.
Ve o kadar gerçeksin ki, elini uzatsan tutabilecek kadar gerçek…

Bir gerçek.
Sen yoksun yanımda…
Ama benimlesin. Başkaların gözlerinde, denizin dalgalarında,
Martıların çığlıklarında…
Mendil satan çocuğun masum bakışlarında…
Ve en önemlisi de mavi düşlerimdesin sen…

Birkaç yıl öncesinden bir gazete köşesinden bir yazının bir parçasını karalamıştım. Yine karalıyorum“…Meleklerin kanatlarında geliyorsun sen bana hergün, martıların gözlerinde. Papatya demetinin üstündeki uğur böceği oluyorsun ayın şavkında, umudun mavisinde – ki en çok bu renge tutkunum- sen varsın…” hıh, vay be!
Ha az daha unutuyordum…

…..

Galiba unuttum ne diyeceğimi…

dün, bugün ve yarın

Pazartesi, Ocak 19th, 2009

Çok zaman önceydi. O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu.

İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı. Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı.Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan.Bir parçasına dün dedi, diğer parçasına bugün, öteki parçasına da yarın.

Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu. Dünü düşünüp pişman oldu,yarını düşünüp telaşlandı; ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı.Farkında olmadan rezil etti bu gününü.

Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bu gün için yarın diyordu. Bir türlü beceremedi. Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı. Bu günü eline yüzüne bulaştırdı…Mutsuz oldu insan. Ve ne gariptir ki yarının telaşı da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı; ama bugünü hiç yaşayamadı.Ne yarın ne de dün!

Can Dündar